Giriş Kayıt
özel mesaj
spacer

serdardemirkiran

Sinefil Grubu
 
Kayıt : 09 Nisan 2017
Şehir : Ankara
Meslek : Satış müdürü
İlgi alanları : sinema, müzik, spor
  • Bazıları Sıcak Sever
    Bazıları Sıcak Sever
  • Rüzgar Gibi Geçti
    Rüzgar Gibi Geçti
  • Alkatraz Kuşçusu
    Alkatraz Kuşçusu
  • Şahane Hayat
    Şahane Hayat
  • Kurt Kocayınca
    Kurt Kocayınca
  • Ava Gardner
    Ava Gardner
  • Catherine Deneuve
    Catherine Deneuve
  • Deborah Kerr
    Deborah Kerr
  • Marilyn Monroe
    Marilyn Monroe
  • Lauren Bacall
    Lauren Bacall
  • Crazy in Alabama
    Crazy in Alabama
  • Yaşıyorlar
    Yaşıyorlar
  • The Browning Version
    The Browning Version
  • Nuremberg Mahkemesi
    Nuremberg Mahkemesi
  • Karinizi nasil öldürürsünüz?
    Karinizi nasil öldürürsünüz?
  • avatar
    fozcan
  • avatar
    yunusozturk412
  • default avatar
    meetehun
  • default avatar
    ilbek34
  • avatar
    elisera
Son Yorumları
Crazy in Alabama (1999)
06 Haziran 2019
“1965 yazında, 13 yaşındayken yaşam ve ölüm hakkında her şeyi bildiğimi sanırdım. Annemle, babam biz küçükken öldü. Abimle ben şehirden uzakta büyükannemle yaşıyorduk. Köy dışına hiç çıkmamıştık, ama mutluyduk.
Sonra bir gün Lucille Hala köye geldi ve her şey değişiverdi”…
diyerek anlatılacak öyküye girmemizi sağlayan ve olanları onun ağzından dinlediğimiz PeeJoe (Lucas Black) ile tanışarak filme başlıyoruz.
Lucille Hala (Melanie Griffith) Hollywood’a gidip artist olma tutkusu yüzünden hiçbir şeyi gözü görmemektedir. Buna karşı çıkan kocasını fare zehiriyle öldürmüştür, annesinin evine geldiğinde, çocuklarını annesine emanet edip Hollywood’a doğru yola koyulur, yanında da öldürdüğü kocasının kafası vardır. Yeğeni PeeJoe ile arası iyidir, gitmeden ona bazı şeyleri anlatır ve sözünü; “Tek bildiğim, bir tek hayatımız var PeeJoe, oturup bir sonraki hayatın başlamasını bekleyemeyiz” der. PeeJoe halasını yine de sevmektedir. PeeJoe ve ağabeyi büyük olduklarından dayısı Dove’ın (David Morse) yanına verilirler. Dove cenaze işleriyle uğraşmaktadır. Kentte zenci, beyaz ayrımı had safhadadır. PeeJoe’un gözünden film ırkçılık karşıtı duruşunu da sergiler.
Lucille Hala ise olaylarla dolu Hollywood yolculuğunu sürdürmektedir.

Antonio Banderas’ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, 1996 da evlendiği ve 2015 yılı sonuna kadar süren Melanie Griffith beraberliğinin de bir ürünü aynı zamanda.
Film, sert, acımasız bir cinayet ile ırkçılık gibi son derece ciddi ele alınması gereken konuları olabildiğince sulandırılmış, hatta absürt bir halde bize sunuyor. Bunlara filmin sonuna doğru yargı, savunma ve mahkeme jürisi üzerine de dokundurmaları da ekleyebiliriz. Yargıç rolündeki Rod Steiger, alışılmış yargıç tanımlaması dışında bir tipleme çiziyor. Seyirci alıştığı dışındaki bu sunum nedeniyle de filmi dışlıyor. Melanie’nin siyah saçlı haline alışmakta bile zorlanıyoruz. Film Razzie/Altın Ahududu ödüllerine de hayli fazla kategoride aday oluyor. Ben bu konuda biraz filmin hakkının yendiği görüşündeyim. Banderas’ın bu ilk filmi tabi ki mükemmel, başyapıt kategorisine alınacak bir film değil. Ama sıcak, içten, yer yer etkileyici ve gülümseten sahnelere sahip bir film. Her seyrettiğiniz filmi başyapıtlarla kıyaslayan, klişelerden bunaldım, bu tür filmler vakit kaybı diyen zor beğenen izleyicilerden değilseniz, film size güzel bir vakit geçirtecektir.
Senaryosu, Mark Childress’in aynı adı taşıyan 1993 teki romanına dayanan filmin akıcı kurgusunu, güzel görüntülere sahip kamera kullanımını ve yönetmen olarak ta, sinemanın içinden gelme Banderas’ı bu ilk yönetmenliğinde başarılı buldum. Filmi de keyifle izledim. Melanie’nin oyunculuğunu severim, gerçi bu filmde siyah saçını beğenmesem de, razzie’lik bir oyunu da yok diyorum… David Morse her zamanki gösterişsiz ama sağlam oyunculuğunu sergiliyor. Filmin en başarılısı ise filmi bize anlatan PeeJoe rolündeki Lucas Black ile zenci düşmanı rolündeki Şerif Doggett’ı oynayan Meat Loaf Aday. Tabi bunlara eski sinema dostlarımız Robert Wagner, ile yargıç rolündeki Rod Steiger’ı izlemekte keyifti… Birde günümüzün yıldızı Dakota Johnson’ı (Grinin Elli Tonu), Melanie’nin Banderas’tan önceki eşi Don Johnson’dan olan kızının 10 yaşındaki halini görmekte filmin bir diğer güzelliği…
Unutmadan, filmin akılda kalan sözlerinden biri de…
“Özgürlüğü gömebilir, ama öldüremezsiniz… Yaşam ve ölüm geçicidir, ama özgürlük sonsuza dek sürer”…
İzlenme şansı verilecek filmlerden…
Wonder (2017)
03 Mart 2018
“Auggie’nin görünüşünü değiştiremeyiz, ama bakış açımızı değiştirebiliriz”.

Amerika’da yazar R. J. Palacio’nun best seller romanından, Steve Conrad tarafından hayli başarılı bir senaryo ile sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni Stephan Chbosky.
Film, yüzü doğum anında deformasyona uğramış bir şekilde, “Treacher Collins sendromu” adı verilen rahatsızlıkla doğan Auggie Pullman’ın hikayesini kendi ağzından bize anlatıyor. Yüzündeki şekil bozukluğu nedeniyle, diğer çocukların içine katılamayan, 5.sınıfı bitirene kadar evde özel öğretmen tarafından eğitim alan Auggie, ortaokulu diğer çocuklarla birlikte okuması gerektiğini, ailesinin yönlendirmesiyle kabulleniyor. Hazırlıklar yapılıyor ama o ilk gün hiç kolay olmayacaktır. Yüzünü bir astronot kaskıyla örtmeyi, kurtuluş olarak gören bu durum onu hayal dünyasında da gezintilere çıkarıyor. Auggie, okul müdürünün son derece yakın ilgisiyle, onun tanıştırdığı arkadaşlarıyla ilk günün stresini atlatmaya çalışıyor. Ama farklı olana, kendinden farklı görünene yaklaşım maalesef çocukların dünyasında dahi son derece acımasız, kırıcı, dışlayıcı olabiliyor. Auggie okulda zor günler geçirerek sergilediği var olma çabası bizleri hayli duygulandırıyor.

Filmin, “Makyaj ve saç tasarımı” dalında Oscar adaylığı bulunmakta. Ödülü alıp alamıyacağını 4 Mart tarihinde öğreneceğiz.
Film, Auggie’nin durumunu anne-baba ekseninden anlatmıyor. Yaşadıklarını bizzat Auggie’den dinleyince film bizi içine daha kolay çekiyor. Yetişkinler dışarıda kalıp, öykü çocukların gözünden verilmesi de filmi benzerlerinden farklı kılıyor. Yan karakterlerinde filmde adil bir şekilde dağıtılması Auggie’nin arkadaşı John Will ve Summer, ablası Via, onun arkadaşı Miranda, okul müdürü gibi. Böyle olunca geniş bir öykü yelpazesi içinde anlatılan öykü daha bir yerine oturuyor.
Toplumda kabul görmek için, sadece düzgün bir yüze sahip olmanın yeterli olamayacağı, düzgün ve iyi bir karakter ve kişilik de istediği gözümüze sokulmadan sunuluyor.
Okul müdürünün öğrencilerine ve kendini güçlü gören velilere karşı sergilediği adaletli tutum da, yetki sahibi kişilerin nasıl olması gerektiği konusunda ders niteliğinde.
Film bizlere ahkam kesmeden, yaşamdan kesitler sunuyor. Oğlunun bu şekilde bir rahatsızlık sonucu doğması üzerine annenin işini bırakıp, kendini oğlunun sağlığına adaması. Bunu yaparken son derece sağlam görünen abla Via’nın kardeşi Auggie’nin bu şekildeki doğumuyla kaybettiği anne baba sevgisi, içinde kopan duygusal isyan duygu sömürüsüne kaçmadan sunuluyor.
Filmin dikkat çeken replikleri arasında;
- “Haklı ve kibar olmak arasında seçim yapmak istediğinde, kibar olmayı seç.”
- “Sen çirkin değilsin ve seni tanımayı isteyen herkes bunu görecek”.
- “Annem her zaman der ki;
Olduğun yeri sevmiyorsan, olmak istediğin yeri hayal et”..
- “Büyüklük güçlü olmak değildir, gücü doğru olarak kullanmaktır. Onlar gücü kalbinde sevgiyle taşıyanlardır”.
Filmde tüm oyuncular başta Auggie’yi oynayan jacob Tremblay ve ablası Via rolündeki Izabela Vidovic olmak üzere çok başarılılar. Tek eleştiri filmin sonuna doğru Auggie’nin neredeyse okulda bir halk kahramanına dönüştürülme gayretleri ki bu çok gereksiz kaçıyor. Film, Auggie’nin en sevdiği “Star Wars” karakteri Boba Fett olarak filmi bitirmek varken ondan Luke Skywalker yaratmak istiyor gibi bir durum yaratıyor ki bu da filmin başarısını son aşamada zedeliyor.
Ancak film bu haliyde de tabiki ilgiyi hak ediyor. Bilhassa anne babaları tarafından tüm çocuk izleyicilere ve okullarda hep bir aradayken ders niyetine izlettirilmeli.
Film, farklı olana farklı yaklaşılmaması gerektiğini, bu tür bir rahatsızlığın herkesin başına gelebileceğini ve bir insanı gerçekten tanımadan asla toplum dışına atılmamasını çocuklarımızın beyinlerine ve bilhassa kalplerine yerleşmesinde birazcıkta olsa katkı sağlarsa amacına ulaşmış olur. İzlenmeli…
The World in His Arms (1952)
22 Aralık 2017
“Birleşik Devletlerin 30 Mart 1867 tarihinde Alaska’yı satın aldığını tarih kaydeder”.
“Kaptan Jonathan Clark seneler önce uskunasını (iki direkli yelkenli gemi) limanda çürümeye bırakılmış gemiler arasında demirlediğinde başlayan bir rüya böylece gerçekleşmiş olacaktı” San Francisco 1850…

Diyerek tarihi bir ön bilgi yazısıyla giriş yapan film, bu tarihi dönem içerisinde geçen macera ve aşk öyküsünü son derece başarılı bir biçimde bizlere sunuyor.
Sürprizbozan: Göster

Döneminin hayli ilgi görmüş macera filmlerinden. Amerika ve İngiltere’de o yılın en fazla hasılat getiren on film içinde olmuş. Aradan geçen 65 yıla rağmen hala sağlam kaldığı söylenebilir. Sinemanın, henüz teknolojiye (tv, internet, kaset vs.) karşı yenilmediği zirvede olduğu altın dönemlerden kalma bir film. O dönemlerde bu tür macera filmlerinde bahsi geçen yerleri ancak sinemada görebilme şansı vardı. Ve tabi o dönemin yıldız oyuncularını. 1954 ün Aralık ayında ülkemizde gösterime girmiş, iki sene sonra… Bugün hiçbirinin hayatta olmadığı oyuncu kadrosu (Ann Blyth hariç-89 yaşında) filme son derece zenginlik katıyor. Sinemanın en büyük isimlerinden 2003 te kaybettiğimiz Gregory Peck (filmde 36 yaşındaydı) o korsanlar içinde tek eli yüzü düzgün ve bir hakimden daha adil olması ile eleştirilebilecek kişiydi. O dönemde baş oyuncu mutlak iyi olmak zorundaydı. Başrol altı oynayan ama oyun gücüyle hemen farkedilen Portugee rolündeki 2001 de yitirdiğimiz Anthony Quinn de film çekildiğinde 37 yaşındaydı , döneminin en güzel yıldızlarından olan Ann Blyth’ta filmde 24 yaşındaki güzelliğiyle yer alıyordu.

Rex Beach’in romanından yapılan filmin senaryosunu Borden Chase ve Horace McCoy yazmıştı. Müzik yönetmenliğini Frank Skinner, görüntü yönetmenliğini de Russell Metty yapmıştı. Erkeklerin dünyasını anlatan filmleriyle tanınan, filmlerinde macera ve eğlenceyi ön planda tutan, yalın anlatımı ile geniş kitleler için sıkı filmler yapan ama asla kalitesinden ödün vermeyen bir yönetmendi. 1928 de geçirdiği bir kaza ile bir gözünü kaybederek filmlerdeki korsanlar gibi göz bandı takan yönetmenlerden (diğerleri John Ford, Nicholas Ray ve Fritz Lang) olan Raoul Walsh’ta filmde işini kusursuz yapıyor. Filmde “Bostonlu” kaptanın, kontesle tanıştığındaki konuşmaları esnasında Kontes; “geldiğim yerde bir kızı öpmeden ismini sorarlar” deyince, Clark’ın “ Amerika’da önce öper, sonra ismin ne diye sorarız” repliği gülümsetiyor.

Sinema bir eğlence ise “THE WORLD IN HIS ARMS” bu işlevi son derece başarılı bir şekilde yerine getiriyor. Verdiği tarihi bilgileri, içerisindeki macera ve romantizmi, öyküye katılan komedi dozuyla izleyene keyif alınarak geçirilecek 1,5 sunan yapım, ünlü oyuncuları ve akıcı konusuyla güzel bir seyirlik… Sinemayı sevdiren filmlerden…
Türkçe Altyazı © 2007 - 2019