Giriş Kayıt

Babam ve Oğlum (2005)

avatar
eskatalogya (08 Şubat 2022)
  • 180/ 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Hani ’adam olacak çocuk küçüklükten belli olur’’ derler ya!, işte Çağan Irmak sinematolojiisi ile 2000 senesinde tv’de bir gece yarısı denk geldiğim ‘’Çilekli Pasta’’ ile tanıştım, gecenin bir yarısı genç yaşımın verdiği deli kanlı zamanlarımı Çağan Irmak bir nebze sakinleştirmişti. Uğur Polat ve Yasemin Kozanoğlu basit bir hikayeyi Çağan Irmak anlatısı ile öyle naif, öyle içten ve öyle pasta tadında oynamışlardı ki yıllar geçse de silinmiyor hafızamdan, o günden beri Çağan Irmak sinema anlatısını takip ederim, tabi ki Çağan Irmak tüm filmlerinde zevk ve renk skalasından kaynaklı olarak sinema izleyicilerinin tamamından başarılı/başarısız kıstaslarından azade değil, bazı filmleri bana göre top class olsa da bazı filmlerinde beklentimi karşılamadığını söylemek mümkün, tabi ki bu anlatım Çağan Irmak’ın üst düzey bir yönetmen olduğu gerçeğine gölge düşürmemekte…

2005 yılında Çağan Irmak öyle bir damar yakaladı ki sinema kanalında etkilenmemek elde değildi, ‘’Babam ve Oğlum’’ Çağan Irmak penceresinden bir parıltı, bir çıkış kapısı, bir iz düşümdü memlekete dair, siyasi tavrı az ama etkileri bolca hissedilen bir kıvamdı, mayası aile, hamuru açmaz olan…

Kısaca öykümüz ;

Sadık, Ege'deki çiftlikten, üniversitede gazetecilik eğitimi için ayrılmıştır. Oysa babası Hüseyin (Çetin Tekindor), onun ziraat mühendisliği okuyup çiftliğin idaresini eline almasını istemektedir. Sadık, daha üniversite yıllarında politikayla aktif olarak ilgilenir. Bunu öğrenen babası Hüseyin, oğlunu evlatlıktan reddeder. 70'li yıllarda birçok siyasi olaya karışan Sadık'ı daha zor günler beklemektedir. 1980 yılının 12 Eylül günü sabah erken saatlerde karısının doğum sancılarının tutmasıyla dışarı fırlayan çift, hastaneye gitmek için araç bulamazlar, çünkü ülkede askerî darbe gerçekleşmektedir. Sadık'ın karısı, doğum esnasında hayatını kaybeder ama küçük Deniz hayattadır. Gördüğü işkence ve yattığı hapisten sonra sağlığı bozulan Sadık, hastalığının ölümcül olduğunu anladığında Deniz'i Ege'deki çiftliğe, annesinin ve konuşmadığı babasının yanına götürmekten başka bir yol bulamaz. Çizgi romanlara ve onun büyülü dünyasına oldukça meraklı olan Deniz için evin yanaşmaları, küs teyze (Şerif Sezer), traktör kullanan ve telsizle konuşan babaanne (Hümeyra), bileğinden boğazına kadar bilezikle dolaşan gelin Hanife (Binnur Kaya) ve saf bir amca (Yetkin Dikinciler) ile tanışmak, onun için oldukça farklı bir deneyim olacaktır. Sadık ve Hüseyin'in geçmişle hesaplaşmaları ise oldukça sıkıntılı gelişmelere neden olacaktır.

Rol dağılımı ve cast o kadar güçlü ve heybetli duruyor ki oyuncular özelinde üzerlerine dikilen altından bir kaftan var ve bu kaftanın aurası herkesi çekip çeviriyor, örüyor, sarıyor, sarmalıyor…

Sadık (Fikret Kuşkan) : her karesi ile oynamamış, yaşamış
Hüseyin (Çetin Tekindor) : tam bir usta işi, babacan, merhameti ruhunda saklı,
Salim (Yetkin Dikinciler) : saf ve temiz, kirlenmemiş bir beyaz sayfa
Birgül (Özge Özberk) : pür aşk, bekleyen beyaz atlı prenses
Deniz (Ege Tanman) : küçük bir akıl ama büyük bir düşünür

Filmin giriş sahnesi adeta ‘’ben öyle sıradan bir film değilim, anlatacaklarım var, sana dair’’ modunda, o ıssız ve karanlık sokaklar, Fikret Kuşkan’ın çaresizlik nirvanası, karmakarışık duygular, sabahın ilk ışıklarında robota bağlamış beyin, aynı cümlelerin dudaklardan dökülmesi, fena…

Sadık inandığı değerler uğruna ailesinden uzak yaşamayı tercih etmiş, babası ile arası bozuk bile olsa halen babasına sarılmayı dört gözle bekleyen, annesine yaşamını anlatamamanın ızdırabını çeken, bu kadar zor bir hayatı olmasına rağmen dimdik ayakta durmaya çalışan bir karakter, lakin hastalık illeti yakalayınca, inandığı değerler uğruna asıl çıkmaz sokağa o zaman giriyor, şaşkınlık ve hiç birşey yapamamanın ağırlığı ruhuna öyle bir baskı yapıyor ki başını öne eğip kaderine razı oluyor…

Filmden bazı cümleler dizini gerçekten sorguda değer, örneğin ;

Deniz :''insan büyüyünce hayalleri küçülür mü baba?''

Öyle ağır bir söz ki bu, herkesi kendi gibi sanmanın bedeli, o tozpembe ütopyanın içine düşülen hayaller, inancın ve fikrin özgürlüğüne kendini kaptırmanın diyeti, hayal kırıklıkları, yaşama sevincinin yavaş yavaş sömürülmesi ve asıl kurmak istediğin hayallerin küçülerek yok olması, işte asıl dram burada, yok olmanın eşiği…

Sadık : “- ona bir oda ver baba, gidecek hiçbir yeri yok. bir evi olsun, istediğinde çıkıp gidebileceği, geri dönebileceği. “

Öyle zor ki Sadık’ın durumu, Deniz’in büyüdüğünü göremeden göçüp gitmek bu fani dünyadan, Deniz’i bırakabilecek bir liman araması, o terk ettiğin sisteme evladını emanet etmek zorunda kalmak, küçükken çıktığın faunusun içine kendi evladını bırakmak zorunda hissetmek, kader döngüsü bu olsa gerek…

Sadık : ‘’bir şansım daha olsa yanımdakileri de götürürdüm ya da oradakileri buraya getirmek isterdim. ben gidemedim ki, ama kalamadım da.’’

Öyle pişmanlık kokan bir söz dizimi ki, iki arada bir dere de kalmanın acısı, bir yanının uzaklara gitmesi, diğer yanının ailenin kalplerinde kalması, uzak ve yakın olgusunun anlamını yitirmesi, siyah ve beyazın içindeki o grimsi boşluğu, ruhundan arda kalan buruk bir oksijen ve kalabalıkları ortasında o tuhaf ekşimsi yalnızlık…

Film gelişme ve final kısımları ile boğazında düğümlenen bir aykırı sözcük, gözlerinizden akan damla damla tomurcuklar, o Deniz’in küçücük yüreğinden beylik efelenmeler, o yumuşacık kalbinin pür-ü paklığı, nakış gibi işlenen bir kurgu, kırık kalplere yol açan bir zihniyet, yaralı yüreklere ‘’bugünü yaşa’’ diyen bir devrim, üç kuşağın iç içe geçmiş hayatları, baba,oğul, torun düzleminde bir aile trajedisi, izlenmesi gereken…

Son söz ;

Baba neydi ;

Baba, tamamlayan
Baba, vuslat
Baba, özlem
Baba, devrilmeyen bir çınar
Baba, gizli gizli sevdiğimiz
Baba, saçlarımızı yufka yüreğiyle okşayan
Baba, isyan etsekte kızmayan,
Baba, doğruyu, yanlışı bize öğreten

Bir öğretmen hayatı öğreten…

İyi seyirler…



Türkçe Altyazı © 2007 - 2024